Gırtlağımızı zorlayan bir şarkı tüm bunlar, canımız yansa da söylemek istiyoruz. Canımız yandıkça söylemek istiyoruz. Narsisizm vs. Mazoşizm "işte bütün mesele bu!" diyebilmek ne kadar güzel olurdu. Sırtlayamayacağımız kadar. Ah! Bilmesek ne hoş olurdu. Ama buradayız bütün söylediklerimiz "unreal"; present ya da past.Zamanı fark etmez. Realite, ya da aşina olduğumuz haliyle gerçeklik uzak değil bize, yalnızca çok tatsız bir hali başımıza gelenlerin. Gerçeklik onu göremeyenlerin ellerinde şekillenir. Bize de sadece acısı kalır boynu bükük asaletimizin. Don Kişot "No more..." diyerek saldırır, biz de diyoruz ki "No more reality, please." Saçmalıyoruz, farkındayız.
Cebimizde zor günler için sakladığımız bilinç altları... Hiçbir yere varmadan koşan bilinç atları... Nalları yüzümüze vurdukça gülümsüyoruz. Çünkü biliyoruz bunu da... Biz dünyayı sırtlamayı ceza olarak gören Atlaslar değiliz. Bu yüzden kaçmıyoruz belalardan. Bu yüzden asla kaçmayacağız. Bu yüzden asla anlayamayacaklar aslında nerelerde durduğumuzu, onlardan daha çaresiz ama daha kabullenmiş olduğumuzu.
Son bir söz söylemek gerekirse: "Look around you! If this is a dream, the world is in it."
You are real my dear!
24.12.2006, 18:34
Sunday, December 24, 2006
Thursday, December 21, 2006
oyunbozan
( zamanla her söz, bir acı söz olur.
kimi yaralar kelimelerle sarılır,
kimi yanıtlarsa hep sorulur, aynıdır.
zamanla her söz ,
bir acı sözden önceki son söz olur,
kimi yaralar çabuk sarılır,
kelimelerle saklanır, hep aynıdır…
zamanla aynıdır kalan.)*
OYUNBOZAN
O kadar çok hata yaptım ki sonunda her şey doğru göründü.
Hayatın gizinin kışkırtıcı ayrıntılarda olmadığını gördüm. Hayatın bir gizinin bulunmadığını fark ettim. Bir devir ölmüştü biz kapandığımızda. Ama asla tersi değil! Elbiselerimi tamir ettim ya da bu durumda ne denirse onu yaptım. Emin değilim. Emin değildim. Zamanımın ciddiye alınmayacak kadar değerli olduğu geldi aklıma. Elbette sustum. Bir trende gideceğimi hayal ettim. Sakin... Onu sevdiğimi unuttum. Korkaklığın doğasına hayran kalarak ayrıldım buradan. Elimden almalarına fırsat vermeden sahip olduklarımdan vazgeçtim. “Kim Korkar Bilmem Ne’den?” Yanımda böyle bir kitap olmayacaktı bu kez. Buradan gitmeden çok önce vedalaştım sizinle. Tüm olanları unutmaya gönüllüyüm. Üzülmenize gerek yok. Yüklemlerimi sona alamıyorum, belki bu yüzdendir bütün sıkıntım. Gitmeden, ayrılmadan önce son bir kez daha kendimi kaybetmek istedim. Yuvarlanan kadehler, düşürülen anahtarlar, düşüşler ve yerlerde sıradan kalp kırıkları... Yalnızca üzerinde düşünülmeyen sorular kapladı her yanımı. Ben bir kez daha yalpaladım. Bu adamı dinlerken zihnime bir şeyler saplanıyor. Sorular soruyor, yanıtlar veriyor. Kimse dinlemese bile…
Peki bunları size neden anlatıyorum? Yüzümüze rüzgar ya da deniz vurmuyor düşünmediğimizde. Yapacak bir şey kalmıyor ve devam ediyoruz. Yaşlı, yalnız, çekilmez olmamak için yaşlı, yalnız ve çekilmez birine yaraşır şekilde davranıyoruz. Yaşamım boyunca kaç kez geriye dönüşlerden, onların gerçekten varolup olmadıklarından, mutsuz yaratılışıma sağlayabilecekleri yararlardan bahsettim kendime? Anın kaybedilebilirliği iyice kazınmışken kafama -bu durumda dahi- onu yeniden ele geçirebileceğim “mutlu an” düşüyle gülümsüyordum koltuğumda. Ne söyleyeceğimi hiç bilmeden konuştum hep, nereye düşeceğimi bilmeden yürüdüm ileri. Diğerlerine hayatı hiçbir zaman sırtlayamadığımı düşündürürdüm; haklılardı. Bu narin ölümlünün işi değildi yaşamak tıpkı bunun farkında olmayan diğerleri gibi... Sonlandırmaya gücümüzün yetmediği bir bulmaca karşısında -diğerlerinin de beceremediğini görmenin verdiği hazla- öylece oturuyoruz. Durumumuzda üzücü olan ne var ki? Anlayamıyorlardı, anlayamayacaklardı. Öfkemi açabileceğim kimse yokken gülümserdim sevimli bir suskunlukla.Sonu gelir diye düşünürdüm.Ellerimde tutamadığım gücüm ya da güçsüzlüğümdü.Hangisi olduğunu hep merak ederdim. Sonuçta burada, yanınızdayım. Gözlerimden dışarı fışkıran yaşam ateşini önce değerli kristallere sonra da umarsız kuraklığa çevirdim. Bunun kimseyle ya da en azından benim dışımda kimseyle ilgisi olmadığını söylemeliyim size. Yapılacak bir şey kalmadığında kimseyi suçlamam. Kabalığımı affedin ama artık uyumam gerek. İsterseniz sonra tekrar görüşürüz.
Ne bu şimdi, sanki bir şey anlattı da yoruldu! “Uyumam gerek” Kim bilir kaç yıldır hiç uyanmadın sen ahmak! Bütün suçlamalardan kurtulursun kendini suçlayarak... Sen yat uyu bakalım ölümsüz kuşku da beni kemirsin. Annemin sözleri tek kulağımda, diğeriyle fısıldayan eski bir dostu dinliyorum. Açıklamalar beni hep yormuştur. Onları zihnimde saklayabilmek için açıklayanları silmek zorunda kalırım. Söylediklerimiz bizden daha değerlidir, çizdikleri yollar sonumuzu müjdelese bile... Bir kez daha anlatsa, yine onu unutsam.
“Ben genellikle insanların umutsuzluklarına aşık olmazdım” derdi. “Ama bana baktığında gözlerindeki parıltının sönmesi hayranlık vericiydi. Beni ancak her türlü yalanın sona ermesi mutlu edebilirdi. Uzaklaşamadık kendimizden demek kolaydı.Neyi gözden kaçırdığımızsa kimsenin umurunda değildi.Ne büyük rahatlık! Fakat her insan gibi onun da umut etmesi gerekiyordu. Anlamsızlık zırvasından kurtulmaya çalışırken bir yandan da anlamları çeviriyordu kapılardan. Ona kararsız ya da tutarsız demelerini umursamıyordu ama birine böyle özellikler yüklemeleri hiç hoş değildi. Eşyalara sinirlenen, onlardan korkan insanları anlatırdı bana. Sahi o kimden korkardı? Müthiş bir sakinlikle ağlardım dizlerinde, durmadan sorardım; kim korkutur seni? Yoksa korkacak kimin kimsen yok mu? Çıkar üzerindekileri ya da çıkart üstünü... Karıştır her şeyi birbirine ya da biri birine...Ne fark eder ya da kim anlar? Cully nerdesin? Seni göremiyorum...”
Orada değildim anne, yanında değildim. Konuşan bu adam da beni gördüğünü sanıyor. Yanıldığını onu onaylayarak kanıtlayacağım.
Hatırlıyorum da o evdeki son gecemde bana kızgındı. “Nasıl olur da yanlış yapmaktan korkmazsın?” dedi. “Korkmuyorum çünkü tercih yapmayarak acı çekmeye dayanamıyorum artık” diye tısladım. O andan itibaren emindim.Kaçmaya çalıştığım kendi acılarımdı, görmeye dayanamadığım kederi değil. Giderken ondan değil de kendimden kurtulmaya yemin ediyordum. Böyle söylüyorum, bana kızmayın. O’nu sevmiştim, kimsenin sevmediği kadar... Hayatını düzenlemek, kederini silmek, kahvesini içerken orada olup gülümsemek ve bir parmağımla eline dokunmak istedim. Hayatla tek bağımın o parmak olmasını istedim. Tüm bunlar olmadan hayatımı tamamlamak mümkün değilmiş gibi geliyordu. Ancak şimdi biliyorum. İstediklerim hoş birer düştü. Gerçekleşmelerini isterken varlıklarından vazgeçtiğim... Şimdiyse yalnızlığımı en fazla resmine bakarken hissediyorum.
Toparlanıp kendimi oradan dışarı atmam fazla uzun sürmedi. Böyle biri için vazgeçtiğine inanamıyorum. İnsan gücünü ufak esintilere doğru savurmamalı. Ellerinden uzaklaşan kendi hayatıyken en büyük kaybının o olduğunu sanmış. Yıllara yayılan kederinin aslında hayatla bağlantısı olduğunu hiçbirimize anlatamadı. Kurtulmak istemediği hastalığıyla savaştık. Hayatında bir yere sahip olmadığımızı bilmeden... Ama böyle sürdüreceğim. Kendi hikayem olmadan, O’nun gizlerinde varolarak yaşayacağım ve elbette buna yaşamak diyeceğim. Şimdi devam edelim; Eğer evimde sular kesikse ve ben sana her zamankinden biraz daha fazla kırgınsam...
İçeri doğru kıvrılan yollar... Benliğimde kaybolmuş küçük adam... Dokunmak istediğin omuzlar geçti aklından, her yer çok uzaktaydı. Yaşanmayacak hayatlara açılmaya pek hevesli olan kapıdan dışarı çık. Geçmişlerimize git. Bak, hepsi imgeleşmişler artık. Şimdi dilsiziz biz, neden bağırdığımızı bilemeyiz. Aynanın köşesindeki sır döküntüsü gibiyim. Sökemiyorum gözlerimi yansımalardan. Sakinliği çivilediler ellerime, ayaklarımı geçmişle bitiştirdiler. Kafamda Varolamayan Huzur Krallığı’nın tacı... Nasıl bir kurtarıcıyım ben? Sizi yok ederken ben sağ kaldım. Yoksa siz mi kaçtınız üstteki perili kata? Ne bekledik sevgilim ne bekledik... Yelkovan saçlarımızı savurdu, akrep midelerimizde turlar attı. Gergin ve gençtik. Huzura aldandık. Akşamüzeri kurabiyelerimizi sakladık küçük çekmecelerde. Karşılaştığımızda birbirimize anlatmayı bekledik. Hep konuştuk. Hiç emin olamadık. Gerçekten varolduğumuzdan... Parmaklarımızı koparmaya başladık böylece. Her kuşku bir parçayı aldı ellerimizden. Gidenlerin yerinde boşluk kaldı, kaderimizse hep oradaydı. Kazanmak olası ve gerekli değildi. Sadece bulunmalıydık. Kaderin elinin altında... İnanın bu yüzden üzülmüyorum. Her yolun bir yere varması değildi dileğim. O’nun aşkını kendi bunalımımdan daha yakına koymak isterdim. Aşık olduğumu anladığımda yanında olmak daha kolay olurdu. Sanırım yalnızca benim için geçiyordu zaman. Bunu bir yere yazmalıyım. O kız geri geldiğinde anlatmalıyım. Kimseye benzemeyen suskun öfkesi bana onu hatırlatıyor. Bir de etrafında birileri varken oluşan kaygı duvarı…
Herkesin hayatında son parçasına kadar dağıldığı,zaman geçtikçe toparlanması mümkün olsa da asla tüm parçalarını geri kazanamadığı anlar vardır. Hiç değilse bu konuda ona hak veriyorum. Belki de onu anlamaya başlıyorum. O anı bu evde yaşamış olmalı.Yıllardır varolan, başka nefeslerle , başka seslerle dolan, her türlü insani durumda yalnızca fon oluşturmuş olan bu ev, sadece onun hayal kırıklığını fısıldıyor. Biriktirilmiş acıların taşlaştırdığı yarı tanrısal bir figür olan bedeni, yönsüz ufak bir taşla un ufak olmuş, bulabildikleri her boşluğa sığınan küçük parçalarını geri alamamak üzere eve emanet etmişti. Şimdi tatsız özgürlüklerinin bilmem kaçıncı yılında sezdikleri yakınlık duygusundan olsa gerek yüzüme çarpıyorlar. Duvarın köşesindeki aynaya yöneliyorum.Ben geçmişime bir bakışta kavuşurken, onlar yeniden oluşmaya çalışıyorlar.Buradan hemen çıkmalıyım yoksa ben de varolacağım. Elimde neredeyse yırtılmış kağıtlarla bu evden kaçıyorum. Yazdıklarını anlamadıkça soyutluk üzerine kurardım tüm eleştirilerimi. Gerçeğe yaklaşmak için onun bir kısmından vazgeçmenin gerekli olduğunu şimdi anlıyorum. O yaşarken anladığım tek şey annem olduğuymuş sanırım. Fazlası değil… En üstteki sayfa yere düşüyor;
Tam 30 dakika vardı ki kırıldım.Kurtaramadım kendimi birdenbire indim ve parçalarım -özgürlüğü verdiği anlık hazla- koşmaya başladılar. Hiçbir şeyden korkmadım bugüne kadar, hayır yanlış anlamayın, aşılmaz olduğum kanısında değilim ama bu kadarını da hak ettiğimi sanmıyorum. Arşivlediğim filmler yakama yapıştı birden. “Bulunmaz, vazgeçilemez bir şeyler ara!” dediler. “Parçaların koşuyor ve senin umurunda değil, umursamalısın artık.” Hayır, ben umursamaz değilim. Sizi önemsiyorum hem de fazlasıyla. Belki bana çok uzak kaldığınız, değerlerime küstahça ters düştüğünüz içindir bu tavrım. Ama benden kaçanlar umurumda değil, zaten benim değillerdi.Bırakın kaçsınlar, bırakın saklansınlar, nasıl olsa gelecek sonları…
Üzerinde iyice düşünene dek biraz tuhaf geliyor insana. Anlamı adalet bunun ama herkesin başkaca herkesi hakladığını söylüyor. Aslında hayat dediğin işte bu!*
Üzgünüm efendim ne dediğinizi anlayamadım. Bir türlü istediğim kadar ısınmayan suyun altına fırlattım kafamı. Ben saçlarımı yıkarken oluşmaya başlayan kepekler sonra hiç geçmeyen kafa kaşıntısı… Su damlaları içeri sızmış olmalı. Netlikle uzlaşamıyorum. Kahve yapmalı, mutfak ner’de? Düşün şimdi sana ne gerekiyor?Kahve, su, fincan, biraz huzur, fırın, mutfak… O adama neden gidiyorum? Bunca zamandan sonra varolmasının değeri ne ki… Annemin asla almak istemediği intikamının peşinde miyim yoksa kendi kişisel çürümem mi sürüklüyor beni? Bir daha gitmeyeceğim. Boşuna beklemek neymiş öğreteceğim ona. Kahretsin bir dakika bile geçmeden kendimle çelişiyorum. Kendi fikirlerimden uzak durmalıyım. Bir kitap açalım, bir şeyler okuyalım. Dünyanın saçmalığına gülersen pişman olacaksın. Dünyanın saçmalığına ağlarsan yine pişman olacaksın. Dünyanın saçmalığına gülsen de ağlasan da pişman olacaksın.*
Dünyanın saçmalığı umrumda bile değil, çok mu fenayım? Biraz Boğaz havası soluyalım. Tatlı bir lodos ya da haşin poyraz beni selamlasın. Ben ne hissetmek istiyorsam onu seçip alayım uğultular içinden. Ama iliklerime kadar işlesin her ne ise, hiçbir parçamı es geçmesin. Mutluluktan kudurayım, acıdan sürüneyim. Çaresiz değilim ben yalnızca çaremi arıyorum. Bu 23 yılı hangi tarihsel döneme, hangi edebi yaklaşıma iliştireyim? Hayır ben oyunbozan değilim yalnızca oyunumu bulamadım. Çok fazla hata yapmadım herhalde bu yüzden hiçbir şey doğru görünmüyor. İşte buradayım; iliklerine kadar yorgun… Gece böyle yıldızsız olmasa daha iyi olurdu ama artık bahaneler bulmamalıyım. Biraz düşündüm orada. Sonra rüzgar adımı fısıldadı, deniz “bırak artık” deyiverdi.
2005
kimi yaralar kelimelerle sarılır,
kimi yanıtlarsa hep sorulur, aynıdır.
zamanla her söz ,
bir acı sözden önceki son söz olur,
kimi yaralar çabuk sarılır,
kelimelerle saklanır, hep aynıdır…
zamanla aynıdır kalan.)*
OYUNBOZAN
O kadar çok hata yaptım ki sonunda her şey doğru göründü.
Hayatın gizinin kışkırtıcı ayrıntılarda olmadığını gördüm. Hayatın bir gizinin bulunmadığını fark ettim. Bir devir ölmüştü biz kapandığımızda. Ama asla tersi değil! Elbiselerimi tamir ettim ya da bu durumda ne denirse onu yaptım. Emin değilim. Emin değildim. Zamanımın ciddiye alınmayacak kadar değerli olduğu geldi aklıma. Elbette sustum. Bir trende gideceğimi hayal ettim. Sakin... Onu sevdiğimi unuttum. Korkaklığın doğasına hayran kalarak ayrıldım buradan. Elimden almalarına fırsat vermeden sahip olduklarımdan vazgeçtim. “Kim Korkar Bilmem Ne’den?” Yanımda böyle bir kitap olmayacaktı bu kez. Buradan gitmeden çok önce vedalaştım sizinle. Tüm olanları unutmaya gönüllüyüm. Üzülmenize gerek yok. Yüklemlerimi sona alamıyorum, belki bu yüzdendir bütün sıkıntım. Gitmeden, ayrılmadan önce son bir kez daha kendimi kaybetmek istedim. Yuvarlanan kadehler, düşürülen anahtarlar, düşüşler ve yerlerde sıradan kalp kırıkları... Yalnızca üzerinde düşünülmeyen sorular kapladı her yanımı. Ben bir kez daha yalpaladım. Bu adamı dinlerken zihnime bir şeyler saplanıyor. Sorular soruyor, yanıtlar veriyor. Kimse dinlemese bile…
Peki bunları size neden anlatıyorum? Yüzümüze rüzgar ya da deniz vurmuyor düşünmediğimizde. Yapacak bir şey kalmıyor ve devam ediyoruz. Yaşlı, yalnız, çekilmez olmamak için yaşlı, yalnız ve çekilmez birine yaraşır şekilde davranıyoruz. Yaşamım boyunca kaç kez geriye dönüşlerden, onların gerçekten varolup olmadıklarından, mutsuz yaratılışıma sağlayabilecekleri yararlardan bahsettim kendime? Anın kaybedilebilirliği iyice kazınmışken kafama -bu durumda dahi- onu yeniden ele geçirebileceğim “mutlu an” düşüyle gülümsüyordum koltuğumda. Ne söyleyeceğimi hiç bilmeden konuştum hep, nereye düşeceğimi bilmeden yürüdüm ileri. Diğerlerine hayatı hiçbir zaman sırtlayamadığımı düşündürürdüm; haklılardı. Bu narin ölümlünün işi değildi yaşamak tıpkı bunun farkında olmayan diğerleri gibi... Sonlandırmaya gücümüzün yetmediği bir bulmaca karşısında -diğerlerinin de beceremediğini görmenin verdiği hazla- öylece oturuyoruz. Durumumuzda üzücü olan ne var ki? Anlayamıyorlardı, anlayamayacaklardı. Öfkemi açabileceğim kimse yokken gülümserdim sevimli bir suskunlukla.Sonu gelir diye düşünürdüm.Ellerimde tutamadığım gücüm ya da güçsüzlüğümdü.Hangisi olduğunu hep merak ederdim. Sonuçta burada, yanınızdayım. Gözlerimden dışarı fışkıran yaşam ateşini önce değerli kristallere sonra da umarsız kuraklığa çevirdim. Bunun kimseyle ya da en azından benim dışımda kimseyle ilgisi olmadığını söylemeliyim size. Yapılacak bir şey kalmadığında kimseyi suçlamam. Kabalığımı affedin ama artık uyumam gerek. İsterseniz sonra tekrar görüşürüz.
Ne bu şimdi, sanki bir şey anlattı da yoruldu! “Uyumam gerek” Kim bilir kaç yıldır hiç uyanmadın sen ahmak! Bütün suçlamalardan kurtulursun kendini suçlayarak... Sen yat uyu bakalım ölümsüz kuşku da beni kemirsin. Annemin sözleri tek kulağımda, diğeriyle fısıldayan eski bir dostu dinliyorum. Açıklamalar beni hep yormuştur. Onları zihnimde saklayabilmek için açıklayanları silmek zorunda kalırım. Söylediklerimiz bizden daha değerlidir, çizdikleri yollar sonumuzu müjdelese bile... Bir kez daha anlatsa, yine onu unutsam.
“Ben genellikle insanların umutsuzluklarına aşık olmazdım” derdi. “Ama bana baktığında gözlerindeki parıltının sönmesi hayranlık vericiydi. Beni ancak her türlü yalanın sona ermesi mutlu edebilirdi. Uzaklaşamadık kendimizden demek kolaydı.Neyi gözden kaçırdığımızsa kimsenin umurunda değildi.Ne büyük rahatlık! Fakat her insan gibi onun da umut etmesi gerekiyordu. Anlamsızlık zırvasından kurtulmaya çalışırken bir yandan da anlamları çeviriyordu kapılardan. Ona kararsız ya da tutarsız demelerini umursamıyordu ama birine böyle özellikler yüklemeleri hiç hoş değildi. Eşyalara sinirlenen, onlardan korkan insanları anlatırdı bana. Sahi o kimden korkardı? Müthiş bir sakinlikle ağlardım dizlerinde, durmadan sorardım; kim korkutur seni? Yoksa korkacak kimin kimsen yok mu? Çıkar üzerindekileri ya da çıkart üstünü... Karıştır her şeyi birbirine ya da biri birine...Ne fark eder ya da kim anlar? Cully nerdesin? Seni göremiyorum...”
Orada değildim anne, yanında değildim. Konuşan bu adam da beni gördüğünü sanıyor. Yanıldığını onu onaylayarak kanıtlayacağım.
Hatırlıyorum da o evdeki son gecemde bana kızgındı. “Nasıl olur da yanlış yapmaktan korkmazsın?” dedi. “Korkmuyorum çünkü tercih yapmayarak acı çekmeye dayanamıyorum artık” diye tısladım. O andan itibaren emindim.Kaçmaya çalıştığım kendi acılarımdı, görmeye dayanamadığım kederi değil. Giderken ondan değil de kendimden kurtulmaya yemin ediyordum. Böyle söylüyorum, bana kızmayın. O’nu sevmiştim, kimsenin sevmediği kadar... Hayatını düzenlemek, kederini silmek, kahvesini içerken orada olup gülümsemek ve bir parmağımla eline dokunmak istedim. Hayatla tek bağımın o parmak olmasını istedim. Tüm bunlar olmadan hayatımı tamamlamak mümkün değilmiş gibi geliyordu. Ancak şimdi biliyorum. İstediklerim hoş birer düştü. Gerçekleşmelerini isterken varlıklarından vazgeçtiğim... Şimdiyse yalnızlığımı en fazla resmine bakarken hissediyorum.
Toparlanıp kendimi oradan dışarı atmam fazla uzun sürmedi. Böyle biri için vazgeçtiğine inanamıyorum. İnsan gücünü ufak esintilere doğru savurmamalı. Ellerinden uzaklaşan kendi hayatıyken en büyük kaybının o olduğunu sanmış. Yıllara yayılan kederinin aslında hayatla bağlantısı olduğunu hiçbirimize anlatamadı. Kurtulmak istemediği hastalığıyla savaştık. Hayatında bir yere sahip olmadığımızı bilmeden... Ama böyle sürdüreceğim. Kendi hikayem olmadan, O’nun gizlerinde varolarak yaşayacağım ve elbette buna yaşamak diyeceğim. Şimdi devam edelim; Eğer evimde sular kesikse ve ben sana her zamankinden biraz daha fazla kırgınsam...
İçeri doğru kıvrılan yollar... Benliğimde kaybolmuş küçük adam... Dokunmak istediğin omuzlar geçti aklından, her yer çok uzaktaydı. Yaşanmayacak hayatlara açılmaya pek hevesli olan kapıdan dışarı çık. Geçmişlerimize git. Bak, hepsi imgeleşmişler artık. Şimdi dilsiziz biz, neden bağırdığımızı bilemeyiz. Aynanın köşesindeki sır döküntüsü gibiyim. Sökemiyorum gözlerimi yansımalardan. Sakinliği çivilediler ellerime, ayaklarımı geçmişle bitiştirdiler. Kafamda Varolamayan Huzur Krallığı’nın tacı... Nasıl bir kurtarıcıyım ben? Sizi yok ederken ben sağ kaldım. Yoksa siz mi kaçtınız üstteki perili kata? Ne bekledik sevgilim ne bekledik... Yelkovan saçlarımızı savurdu, akrep midelerimizde turlar attı. Gergin ve gençtik. Huzura aldandık. Akşamüzeri kurabiyelerimizi sakladık küçük çekmecelerde. Karşılaştığımızda birbirimize anlatmayı bekledik. Hep konuştuk. Hiç emin olamadık. Gerçekten varolduğumuzdan... Parmaklarımızı koparmaya başladık böylece. Her kuşku bir parçayı aldı ellerimizden. Gidenlerin yerinde boşluk kaldı, kaderimizse hep oradaydı. Kazanmak olası ve gerekli değildi. Sadece bulunmalıydık. Kaderin elinin altında... İnanın bu yüzden üzülmüyorum. Her yolun bir yere varması değildi dileğim. O’nun aşkını kendi bunalımımdan daha yakına koymak isterdim. Aşık olduğumu anladığımda yanında olmak daha kolay olurdu. Sanırım yalnızca benim için geçiyordu zaman. Bunu bir yere yazmalıyım. O kız geri geldiğinde anlatmalıyım. Kimseye benzemeyen suskun öfkesi bana onu hatırlatıyor. Bir de etrafında birileri varken oluşan kaygı duvarı…
Herkesin hayatında son parçasına kadar dağıldığı,zaman geçtikçe toparlanması mümkün olsa da asla tüm parçalarını geri kazanamadığı anlar vardır. Hiç değilse bu konuda ona hak veriyorum. Belki de onu anlamaya başlıyorum. O anı bu evde yaşamış olmalı.Yıllardır varolan, başka nefeslerle , başka seslerle dolan, her türlü insani durumda yalnızca fon oluşturmuş olan bu ev, sadece onun hayal kırıklığını fısıldıyor. Biriktirilmiş acıların taşlaştırdığı yarı tanrısal bir figür olan bedeni, yönsüz ufak bir taşla un ufak olmuş, bulabildikleri her boşluğa sığınan küçük parçalarını geri alamamak üzere eve emanet etmişti. Şimdi tatsız özgürlüklerinin bilmem kaçıncı yılında sezdikleri yakınlık duygusundan olsa gerek yüzüme çarpıyorlar. Duvarın köşesindeki aynaya yöneliyorum.Ben geçmişime bir bakışta kavuşurken, onlar yeniden oluşmaya çalışıyorlar.Buradan hemen çıkmalıyım yoksa ben de varolacağım. Elimde neredeyse yırtılmış kağıtlarla bu evden kaçıyorum. Yazdıklarını anlamadıkça soyutluk üzerine kurardım tüm eleştirilerimi. Gerçeğe yaklaşmak için onun bir kısmından vazgeçmenin gerekli olduğunu şimdi anlıyorum. O yaşarken anladığım tek şey annem olduğuymuş sanırım. Fazlası değil… En üstteki sayfa yere düşüyor;
Tam 30 dakika vardı ki kırıldım.Kurtaramadım kendimi birdenbire indim ve parçalarım -özgürlüğü verdiği anlık hazla- koşmaya başladılar. Hiçbir şeyden korkmadım bugüne kadar, hayır yanlış anlamayın, aşılmaz olduğum kanısında değilim ama bu kadarını da hak ettiğimi sanmıyorum. Arşivlediğim filmler yakama yapıştı birden. “Bulunmaz, vazgeçilemez bir şeyler ara!” dediler. “Parçaların koşuyor ve senin umurunda değil, umursamalısın artık.” Hayır, ben umursamaz değilim. Sizi önemsiyorum hem de fazlasıyla. Belki bana çok uzak kaldığınız, değerlerime küstahça ters düştüğünüz içindir bu tavrım. Ama benden kaçanlar umurumda değil, zaten benim değillerdi.Bırakın kaçsınlar, bırakın saklansınlar, nasıl olsa gelecek sonları…
Üzerinde iyice düşünene dek biraz tuhaf geliyor insana. Anlamı adalet bunun ama herkesin başkaca herkesi hakladığını söylüyor. Aslında hayat dediğin işte bu!*
Üzgünüm efendim ne dediğinizi anlayamadım. Bir türlü istediğim kadar ısınmayan suyun altına fırlattım kafamı. Ben saçlarımı yıkarken oluşmaya başlayan kepekler sonra hiç geçmeyen kafa kaşıntısı… Su damlaları içeri sızmış olmalı. Netlikle uzlaşamıyorum. Kahve yapmalı, mutfak ner’de? Düşün şimdi sana ne gerekiyor?Kahve, su, fincan, biraz huzur, fırın, mutfak… O adama neden gidiyorum? Bunca zamandan sonra varolmasının değeri ne ki… Annemin asla almak istemediği intikamının peşinde miyim yoksa kendi kişisel çürümem mi sürüklüyor beni? Bir daha gitmeyeceğim. Boşuna beklemek neymiş öğreteceğim ona. Kahretsin bir dakika bile geçmeden kendimle çelişiyorum. Kendi fikirlerimden uzak durmalıyım. Bir kitap açalım, bir şeyler okuyalım. Dünyanın saçmalığına gülersen pişman olacaksın. Dünyanın saçmalığına ağlarsan yine pişman olacaksın. Dünyanın saçmalığına gülsen de ağlasan da pişman olacaksın.*
Dünyanın saçmalığı umrumda bile değil, çok mu fenayım? Biraz Boğaz havası soluyalım. Tatlı bir lodos ya da haşin poyraz beni selamlasın. Ben ne hissetmek istiyorsam onu seçip alayım uğultular içinden. Ama iliklerime kadar işlesin her ne ise, hiçbir parçamı es geçmesin. Mutluluktan kudurayım, acıdan sürüneyim. Çaresiz değilim ben yalnızca çaremi arıyorum. Bu 23 yılı hangi tarihsel döneme, hangi edebi yaklaşıma iliştireyim? Hayır ben oyunbozan değilim yalnızca oyunumu bulamadım. Çok fazla hata yapmadım herhalde bu yüzden hiçbir şey doğru görünmüyor. İşte buradayım; iliklerine kadar yorgun… Gece böyle yıldızsız olmasa daha iyi olurdu ama artık bahaneler bulmamalıyım. Biraz düşündüm orada. Sonra rüzgar adımı fısıldadı, deniz “bırak artık” deyiverdi.
2005
Wednesday, December 20, 2006
Monday, December 18, 2006

"Bir yüzü görmeyle başlar aşk. Ve bittiğinde, gene aynı yüzü sildirir geride kalana.Önce yüzlerini unuturuz sevdiklerimizin. En çok yüzümüzün unutulmasından endişe ettiğimiz halde." (Şafak,Elif.Önce Yüzlerini Sileriz Sevdiklerimizin, Med Cezir Yazıları)
yüzü yana dönük boylu boyunca uzanan bir gölge... çıkmayı hem çok isteyip hem de hiç istemediği kürenin üzerinde salınıyor. bir eli içerideki her şeyi almak,o radaki hiç bir şeyi kaybetmek istemedğini kanıtlarcasına kürenin içine doğru süzülüyor. yüzü yana dönük. bir dinin temel metaforlarından birini ispatlıyor sanki; diğer yanağı yeni darbeler bekliyor. güçsüz kaldığında o darbelerden kuvvet alır gibi.aydınlanmak isterken daha da koyulaşan bir yansıma. diğerlerini korkutan bir koyuluk.bu yüzden onlara yaklaştıkça karşılaştığı geriye doğru atılan adımlar oluyor. geriye ve uzağa... bağrı açık, bağrı yanık. teslimiyet istemesek de geliyor başımıza. severken değil güvenirken teslim oluyoruz,"onların" oluyoruz.
bu durumun 2. tekil şahsı için de korkutucu bir manzara... sanki öğretilmiş gibi birdenbire kavradığı keskin uçlu bıçağı açık, savunmasız duran bağra saplıyor. aralarındaki kirli kanı temizlemek ister gibi. o kanı temizleyebilecek tek organı yok ederek... bu karanlık ona göre değil, fazlasıyla meşgul edici. emin olamamktan yorulduğunda, yorulduğundan emin olmuş sadece. bu kırılgan, muhtaç gölgeden... kendi yüreğinin karanlığınıdan kurtulmak için bu yanık bağrı deşiyor. iyi gelecek sanıyor, daha kolay olacağına inanıyor. zorlamamak gerektiğini düşünüyor. gölgeyi ve kendini aynı anda kurtardığından o kadar emin ki. bunu günde belki 75 krz yüksek sesle tekrarlıyor.
tekrar mahzun ve de biçare gölgemize dönersek, içinde olduğunu sandığı camdan yapılma mutluluk evi bir anda gökte havalanan bir uçan balon olmuş. hangi rüyada bu kadar kuvvetli metaforlar döner ey ahali? hangi kendini tanımaz, bilincinden utanmaz uydurdu bu sahneleri? kızmayın demeyin bana; hepinizden çok hakediyorum sktir çekmeyi...
Saturday, December 16, 2006
angel angel down we go together
angel, angel
don't take your life tonight
i know they take
and that they take in turn
and they give you nothing real
for yourself in return
but when they've used you
and they've broken you
and they've wasted all your money
and cast your shell aside
and when they've bought you
and they've sold you
and they've billed you for the pleasure
and they've made your parents cry
i will be here
oh, believe me
i will be here
...believe me
angel, don't take your life
some people have got no pride
they do not understand
the urgency of life
but i love you more than life
i love you more than life
i love you more than life
i love you more than life
morrissey
don't take your life tonight
i know they take
and that they take in turn
and they give you nothing real
for yourself in return
but when they've used you
and they've broken you
and they've wasted all your money
and cast your shell aside
and when they've bought you
and they've sold you
and they've billed you for the pleasure
and they've made your parents cry
i will be here
oh, believe me
i will be here
...believe me
angel, don't take your life
some people have got no pride
they do not understand
the urgency of life
but i love you more than life
i love you more than life
i love you more than life
i love you more than life
morrissey
I am restless
i am restless. i am athirst for far-away things.
my soul goes out in a longing to touch the skirt of the dim distance.
o great beyond, o the keen call of thy flute!
i forget, i ever forget, that i have no wings to fly, that i am bound in this spot evermore.
i am eager and wakeful, i am a stranger in a strange land.
thy breath comes to me whispering an impossible hope.
thy tongue is known to my heart as its very own.
o far-to-seek, o the keen call of thy flute!
i forget, i ever forget, that i know not the way, that i have not the winged horse.
i am listless, i am a wanderer in my heart.
in the sunny haze of the languid hours, what vast vision of thine takes shape in the blue of the sky!
o farthest end, o the keen call of thy flute!
i forget, i ever forget, that the gates are shut everywhere in the house where i dwell alone!
Rabindranath Tagore
my soul goes out in a longing to touch the skirt of the dim distance.
o great beyond, o the keen call of thy flute!
i forget, i ever forget, that i have no wings to fly, that i am bound in this spot evermore.
i am eager and wakeful, i am a stranger in a strange land.
thy breath comes to me whispering an impossible hope.
thy tongue is known to my heart as its very own.
o far-to-seek, o the keen call of thy flute!
i forget, i ever forget, that i know not the way, that i have not the winged horse.
i am listless, i am a wanderer in my heart.
in the sunny haze of the languid hours, what vast vision of thine takes shape in the blue of the sky!
o farthest end, o the keen call of thy flute!
i forget, i ever forget, that the gates are shut everywhere in the house where i dwell alone!
Rabindranath Tagore
Friday, December 15, 2006
paperwhite narcissus
one day
our paperwhite narcissus
declared
"I am too lovely
and I smell too sweet"
and swooned.
james stevenson
our paperwhite narcissus
declared
"I am too lovely
and I smell too sweet"
and swooned.
james stevenson
Thursday, December 14, 2006

by cem a. şenol
http://www.fotokritik.com/348821
bu karede bir kez daha bilinen fakat pek sık tekrarlanmayan bir gerçek çarpmış yüzümüze... temizlik,saflık, anlamlılık sadece fiziksel etmenlerin ürünleri değildir. belki bin defa yıkasak yüzümüzü, şu iki yeşil göz kadar tertemiz bakamayacağız etrafa. belki bin türlü düşünce geçse kafamızdan, bu leş gibi suratın ifadesi konmayacak yüzümüze. belki bin defa yorulsak hayatımızdan, insanlardan her şeyden, bu minik bu narin kedi kadar yorgun olamayacağız.

emektar by savaş boyraz
http://www.fotokritik.com/348768
kimin tarafından atıldığı belli olmayan düğümler. her biri, bir diğerinin çözümsüzlüğüne yardım ediyor. çözmeye çalışmak için ipin tümünü hareket ettirmek gerekiyor.yeni ve keskin bir makas iş görür mü acaba?
düğümler
kör-düğümler
havada asılı duran düğümler
bir yere bağlı olmadan dolaşan bir ip...
kim attı bu düğümleri, kimi suçlayalım rahatlamak için?
rahatlamak ve çaresizliğin ardına sığınmak için...
Wednesday, December 13, 2006
Thursday, December 7, 2006
you only disappear/ tom mcrae
Close my eyes I'm moving still
Magazines and dollar bills
And you wake up to a fall of snow
Your telephone your radio
Baby I'll call up a storm
Keep you safe from harm
But you only you only disappear
You only you only disappear
I can live with my regrets
Still raise a smile, still raise my head
And a stranger God can be so cruel
And a holy fool is still a fool
But this is all I can say
I have lost my way
But you only you only disappear
You only you only disappear
With a word with a line
With a smile that says goodbye
Baby says goodbye
Baby says goodbye
It's raining now
On Royal Street
And I'd walk to you
If I could trust my feet
Magazines and dollar bills
And you wake up to a fall of snow
Your telephone your radio
Baby I'll call up a storm
Keep you safe from harm
But you only you only disappear
You only you only disappear
I can live with my regrets
Still raise a smile, still raise my head
And a stranger God can be so cruel
And a holy fool is still a fool
But this is all I can say
I have lost my way
But you only you only disappear
You only you only disappear
With a word with a line
With a smile that says goodbye
Baby says goodbye
Baby says goodbye
It's raining now
On Royal Street
And I'd walk to you
If I could trust my feet
e tenebris/ for larentina
COME down, O Christ, and help me! reach thy hand,
For I am drowning in a stormier sea
Than Simon on thy lake of Galilee:
The wine of life is spilt upon the sand,
My heart is as some famine-murdered land,
Whence all good things have perished utterly,
And well I know my soul in Hell must lie
If I this night before God's throne should stand.
"He sleeps perchance, or rideth to the chase,
Like Baal, when his prophets howled that name 10
From morn to noon on Carmel's smitten height."
Nay, peace, I shall behold before the night,
The feet of brass, the robe more white than flame,
The wounded hands, the weary human face.
Oscar Wilde
For I am drowning in a stormier sea
Than Simon on thy lake of Galilee:
The wine of life is spilt upon the sand,
My heart is as some famine-murdered land,
Whence all good things have perished utterly,
And well I know my soul in Hell must lie
If I this night before God's throne should stand.
"He sleeps perchance, or rideth to the chase,
Like Baal, when his prophets howled that name 10
From morn to noon on Carmel's smitten height."
Nay, peace, I shall behold before the night,
The feet of brass, the robe more white than flame,
The wounded hands, the weary human face.
Oscar Wilde
it was not something unbelievably perfect. as every living creature or concepts of living... maybe to some extent it was delusionary but I am not sure this was for just one of us or not. love was there, commitment was there and most importantly trust was there. the thing we need most... the sin which is even deadlier than the famous seven ones. the sin we committed when we need a proof of life's necessity. the sin makes us both live and die internally, a healer and a killer at the same time. a saint faced, cold blooded son of a bitch who kills us while singing hyms to our ears.
yes, I was recently murdered by this cute little enemy that I created in the first place. I was standing in a bridge and waiting for a sign to move on. maybe I was waiting for my lover to save me from myself, desperately... when the nigt was slowly appearing through the sky i could sensed that my moment was coming.
yes, I was recently murdered by this cute little enemy that I created in the first place. I was standing in a bridge and waiting for a sign to move on. maybe I was waiting for my lover to save me from myself, desperately... when the nigt was slowly appearing through the sky i could sensed that my moment was coming.
Subscribe to:
Posts (Atom)

